19 Mart’ta göz göre göre gelen operasyon; içinde bulunduğumuz uzun erimli darbe sürecini yeni bir aşamaya sıçrattı. Ama, süreç pek de bekledikleri gibi kolayca akmadı, tam tersine onu baskılayan ve hatta geri çekilmeye zorlayan bir tepkiyle karşılaştı. Tepki, İmamoğlu ve CHP’yi aşan bir direniş dalgasıyla buluşarak ve hızla kendi içeriğini oluşturarak genel bir isyan halini aldı.
Halkın tepkisi, hiçbir meşruiyeti olmayan ve halka yoksulluk ile zulümden başka bir şey vaat etmeyen bu düzene karşı geniş bir halk seferberliği oluşturmuş, rejime karşı topyekûn direniş boyutuna varmıştır. Topyekûn direniş kitlenin genel taleplerine, söylemlerine, sloganlarına ve ruhuna yansıyor. Ortada bir rejim sorunu var ve konu sadece İmamoğlu’nun devre dışı bırakılmasıyla ilgili değil.
Direniş yayıldıkça ve büyüdükçe; devlet ve sermayeye göbekten bağlı olan devletin kurucu aklının ürünü CHP yönetimi ilk andaki şaşkın ve hatta “mahkemelere güveniyoruz” diyen teslimiyetçi pozisyonunu değiştirmiş, sokağı işaret eden halkın yönelimine katılmak zorunda kalmıştır.
19 Mart günü, İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrenciler üniversiteden çıkıp fiilen bir gösteriye girişmeselerdi, şimdi belki de üç beş basın açıklaması birkaç protesto gösterisiyle süreç geçiştirilecek ve değişim için yeniden sandık işaret edilip, halkın tepkileri yeni bir seçime havale edilecek, sokak kriminalize ediliverecekti.
Ancak üniversite öğrencilerinin barikatı aşan meşru demokratik ve kararlı duruşu oyunu bozdu. Öğrenci gençlik hareketi 19 Mart sürecinin seyrini değiştiren tayin edici ana güç ve yeni dönemin kaldıracı oldu. Ötesinde gençlik, toplumun beklentilerinin, istek ve özlemlerinin şimdilik öncülüğünü üstlenmiş durumda.
2013 Haziran ayaklanmasının içinden çıkıp gelmiş bir toplumsallığın üzerinde konumlandığımız içindir ki, Gezi hafızamız son derece taze ve hâlâ çok güçlü. Olaylar ve olguları değerlendirirken bu yakın kolektif belleğimiz canlanıveriyor doğal olarak.
Ancak, sadece öyle bir bakışla yetinmek “nostalji” apolitikliği olmaz mı? 2013’ten bugüne uzanan bir darbe konjonktürünün içinde yeni bir durumla ve yeni bir nesnellikle karşı karşıya değil miyiz? Zamanın ruhu ve diyalektiğin doğasına içkin olarak yeni bir toplumsallık var karşımızda. O yüzden, 19 Mart başka bir parantez açtı ve yeni dinamikleri içinden çıkarıverdi. Bu yeni toplumsallık şimdi darbe pratikleriyle halk direnişlerinin bir arada gideceği yeni nesnellikte özel bir mücadele sürecinin içine girdi. Siyasal, ekonomik ve toplumsal kriz ve çürümenin içinde keskin bir savaşımla yazgılı bir özel mücadele sürecinin içindeyiz.
O arada darbeciler de kararlılar. Darbelerini kalıcı hale getirmek için bin bir türlü oyunu, operasyonu, Saray entrikasını, rezilce propagandasını ve çıplak şiddetini arttırarak sürdürmek, sokağa çıkan halkın direnişini cezalandırmak isteyeceklerdir. Ardı ardına gelen tutuklama furyası, saraydan gelen talimatlarla yasama-yürütme-yargı erklerinin saray sopasına dönüştüğü devlet pratiklerinde bunu her gün yeni türevleriyle görüyoruz keza.
Sonuçta Saray oligarşisinin saldırıları sürerken, devleti tamamen faşist bir biçimde dönüştürme çabası halk muhalefetine çarpmış oldu. Şimdi ikisi bir arada var oluyor; hem Saray’ın faşizm dayatması hem de halkın direnişi! En önemli çarpan etki ise üniversiteli gençliğin itirazıydı kuşkusuz.
Yeni kuşağın sürekli belli kalıplar içinde tanımlanmaya çalışıldığı, apolitizm, sinizm ve nihilizm imgeli tartışma sınırlılıkların içine hapsedilerek değerlendirildiği; öte yandan gençlik intiharlarını yani bir içe patlama/içe çökme yıkıcılığını da aynı anda konuştuğumuz bir dönemin ardına geldi bu keskin ve kolektif gençlik itirazı.
İtirazın içeriği çeşitli belirlenimlerle zorlanıyor.
Irkçı ve faşist hareketlerin bizzat egemen sınıf bloku içerisinde adeta bir konsensüsle örgütlenmesine, geçtiğimiz dönem boyunca tanık olduk. Buna karşıt halkçı demokratik bir hareket de filizlenmediği için bu hareket belli bir düzeyde kafaları karıştırdı. Yaşanan bunca şeyin ardından kitlenin bir kısmının dilinde yer yer ırkçı söylemlerin olması yaşananların doğal bir sonucudur. Ancak çok kısıtlı sayıda provokatör grupların da önünün açıldığını ve eylemlere provokasyon amacıyla gönderildiğini unutmayalım.
Bu provokasyon girişimlerini de unutmadan tekrar hareketin içerisine dönelim. Son derece heterojen bir bileşkenin farklı ve dağınık parçalarından oluşan bu gençlik isyanı, dünyada örneklerini gördüğümüz yeni faşist akımlar içinde örgütlenme olasılığını da içinde barındırıyor olsa da halkçı-demokrat, devrimci, sosyalist olma potansiyeli daha güçlü.
Ancak şu kesin ki, gençlerde ciddi bir özneleşme dinamiği harekete geçmiş vaziyette. Erdoğan dışında bir siyasi rejim görmemiş, kapitalizmin tüm krizlerini ontolojik olarak karakterinde taşıyan, rejim pratiklerini yaşamın her alanında hisseden, gündelik yaşamını/bugününü devletin sopasının ne zaman üzerine ineceğini bilmediği bir güvencesizlikle sarmalayan ve ufka baktığı zaman bir ortak yıkıcı geleceksizliğe sahip bu gençlik kitlesi.
Yıkıcı bir duygu durumundan toplumsal dinamizme doğru sıçrayışı, arayışı bunun ürünü. Düşünsenize, yaşamsal temel ihtiyaçlarından, temel hak ve özgürlüklerinden yoksun olan bu genç nüfus içerisinde yılda 250 bin öğrenci ekonomik gerekçelerle okul terki yaşıyor. Bu biriken genç nüfus eğitim ve istihdam alanlarında yıkıcı bir yokluk/yok oluş kategorisini oluşturuyor. Yüzbinlerce genç üniversitelerden mezun olsa da hızla işsizler ordusuna katılıyor. Aynı oranda işçileşiyor da. Başkasını görmedikleri ve deneyimlemedikleri rejim tarafından kendilerine vaat edilen koca bir umutsuzluk/çıkışsızlık ahvalinden gelen ortak duygu halleri, ortak pratikleri, ortak çemberleri var. İşte tam da bu gençlik kitlesi o çemberi kırıp imdat frenine asılıverdi.
Sokak eylemleriyle, barikat direnişleriyle, boykot örgütlenmeleriyle asıldılar şimdilik o frene. Dahası, yıllardır seçim/sandık endeksli yürütülen siyasete de bir fren mekanizması koydular.
Seçimcilik; muhalefetin deli gömleği gibi bir şey olmuştu. Ama gençler o deli gömleğini sokakta, korku duvarlarını eriten bir yerden yırtıp attı, “Kurtuluş sandıkta değil sokakta!” deyiverdi. Gençlik, böyle diyerek sürecin yeni bir seçimcilik muhalefetine sıkıştırılmasının önünü baştan kesmiş oldu. İktidarın seçimsizlik dayatmasına karşı salt seçimcilik tutmayacak ve milyonları karanlığa itecek korkunç bir kararla bir çıkmaz sokağa hapsolunacaktı. İşte gençlik hareketi kendiliğinden bir bilinçle bu noktada çok önemli bir inisiyatif kullandı.
Gençlik hareketinin yönelimi henüz kalıcı bir politikleşmiş bilince evrilmese de devlet ve iktidar içi kliklerin iştahlı teşvikleriyle ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi yani bu toplumun tüm yozlaşmış ve çürümüş motiflerini irili ufaklı içinde taşıyor olsa da aynı zamanda ve daha fazlasıyla gençlik kitlesi hareket ve arayış halinde.
Üstelik isyanın gizli yakıtı yoksulluk ve saray oligarşisinin kurduğu soygun düzeni. Eylemlere öncülük eden gençliğin boykot çağrıları, gençliğin yıkıcı yaratıcı eylemleri bu darbe karşıtı isyana rengini verebilir. 2 Nisan boykotunda, sermaye sınıfının karı için belki küçük bir ısırık olan bu ekonomik tüketmeme yüklenmesi, iktidar-sermaye ilişkilerini birlikte düşünmeyi beraberinde getirdi.
Boykotun altı kolektif bir düşünme ve eyleme haliyle kazındıkça altındaki sermaye ağları pörtleyiverdi. İktidarın tutuşması, kabinenin boykot karşıtlığıyla paniklemesi büyük resmin üzerini kapatıverme telaşını içeriyordu zira. Belki bir günle ve sadece belli sermaye güçleriyle sınırlandırılmış bir boykot eksiktir ancak kolektif eyleme kapasitesi kazandırma açısından son derece zengindir. Halkçı-devrimci, sosyalist potansiyellerle yüklüdür.
Süreğen bir boykot eylemliliği ve devamında üretimden gelen gücü kullanmaya varabilecek bir bilinçli idrak, hedef ve eyleme hali ihtimali bile bu soygun düzeninin dümenini tutanlarda artçı sarsıntılara sebebiyet verdi.
Şimşek’in yoksullaştırma programının çöküşü 19 Mart günü ve ardına gelen birkaç günlük kur hareketliliğinde yakılan rezervlerde kendini gösterirken, milyonların isyanıyla öfkenin ve tepkinin doğru yere kanalize olmasıyla iktidarın başlattığı süreç bambaşka bir yere sıçrayabilir.
Saray rejimi muhalefetsiz ve seçimsiz bir faşist diktatörlük istiyor. Erken seçim sandığına razı olma zorunluluğu da bu olasılıkçı dönemin ihtimallerinden biri elbet. Ancak savaş sahnesindeki tüm kartlar açılmış, devletin tüm aygıtları halka karşı sahaya sürülmüş durumda. Çentik çentik faşizmin rengini koyulaştıracakları sert bir savaşımda hedeflerinin önündeki tüm engelleri toptan kaldırma gayretkeşliğine girişecekleri aşikâr.
Ama Saray oligarşisi muktedir olamıyor, alıp yürüyemiyor. Bu süreci bütünlüklü olarak belirleme kapasiteleri yok. Ellerinde sadece zor gücü var.
O halde çatlaklardan içeri sızıp kuvvetleneceğimiz imkanların arayışına girmek sürekli hareket halinde bir halk seferberliğiyle sahada inisiyatif kazanmak şart.
Darbeyi geri püskürtmek, halk inisiyatifini sürdürmek için belli bir planda hareket etmek zorundayız. Bu halk seferberliğinin belli bir stratejiyle hareket etmesi, halk hareketinin kazandığı inisiyatifin kazanımlarla sonuçlanması ve kalıcılık kazanması için elzemdir. Bu bakımdan halkın tüm kesimlerinin üzerine düşen görevler var.
Bu isyan öncesinde zaten Türkiye işçi sınıfı ülkenin dört bir yanında eylemdeydi. Ülkenin dört bir yanında bu kölelik düzenine karşı isyan ediyordu. Şimdi işçi sınıfı üretimden gelen gücünü kullanmalı, gençlerin yaptığı genel grev çağrılarına kulak vermelidir.
İşçi sınıfının sahip olduğu konum başka hiçbir toplumsal kesimin sahip olmadığı özel bir konumdur ve direniş ancak genel grevle demokratik bir sonuç alabilir.
Böylesi zorlu bir yönelimin emekçiliğini ve yol açıcılığını yapmak ise sosyalistlere düşüyor. Ama cılızız. Gezi isyanından daha da cılızız hatta. Sayısal bir cılızlıktan ziyade nitel bir cılızlık ve bu cılızlıktan kaynaklı kavrayış yetmezliği ve kaosun içinde ortak hareket ve yönelim yoksunluğunu yaşıyoruz. Eski bagajlar, sırf kendisine odaklı duruşla yetinmenin, olup biten tarihsel nitelikli olayları sadece kendi örgütünü güçlendirme imkanı olarak gören ahmaklıklar da cabası.
Ancak öyle bir anın içindeyiz ki; tüm bu cılızlıklarımız ve kriz alanlarımıza rağmen, kaos deryasında solun inisiyatifinin artacağı yeni bir sürecin aralanabileceği imkanlar mevcut. Türkiye işçi sınıfına ve emekçilerine tarihsel görevimiz ve sorumluğumuz da esas olarak buraya odaklanmakta.
İş, bu kaos deryasında dümeni tutabilecek rotaları oluşturabilmekte. Ortak mücadeleden gelen direniş ve kader birliğini yaratabilmekte. Zor. Çok zor. Ama imkânsız değil.